Sigmund Freud’un Teorilerinden Etkilenmiş En Iyı 10 Film

Ben Odaklı Düşünceler
Ben Odaklı Düşünceler Nelerdir ve Onlardan Nasıl Kurtulunur?
25 Aralık 2018
Siyah Kuğu

Psikanaliz ve psikanalitik teorileri merkezine almış en iyi 10 film

“(…) Freud ve Darwin ile her şey boşa gitti. Kayıptık ve hala öyleyiz.”

Ray Bradbury, The Martian Chronicles

Başımızdan geçen ve bizi biz yapan küçük olayların kaynağını sorgulamadan hayatımızı yaşıyoruz. Fiziksel biyolojimizin altında yatanın değerini bilmiyoruz. Bu umursamaz ya da ‘insani’ olmadığımızdan kaynaklı değil, fakat bu benliğimize işlemiş bir şey.

Asıl amacı hayatta kalmak olan insanlar olarak etrafımızdaki şeyleri bir değer sıralamasına koyarak sınıflandırmalıyız. Bunca yıllık evrimden sonra, uygarlığı bekleyen ve isteyen; başından beri bize rehberlik eden bir yaygın, arkaik bir mirasa tutunduk: kontrol hissi ihtiyacı.

1. Otomatik Portakal (1971, Stanley Kubrick) & 2. Siyah Kuğu (2016, Darren Aronofsky)

Sigmund Freud'un Teorileri - Otomatik Portakal'ın Alex Delarge'ı
Otomatik Portakala’ın Alex Delarge’ı

Otomatik Portakal insan davranışını ele alan en iyi filmlerden biridir; kişinin iradesine karşı veya iradesi lehine eğitildiğinde daha doğrusu beyni yıkandığında olacakları ele alır. Film kontrol konusunda etken veya edilgen olduğumuz durumlardaki değişimleri gösterir.

Kubrick ve Aronofsky’nin filmleri mental stabiliteye sahip olmayan kahramanlara (veya antikahramanlara) sahiptir ve bu durum filmin başından beri hissedilebilecek bir gerilim yaratır. Olay örgüsünün de karmaşasıyla, bu iki yönetmen izleyiciyi filmin sonuna kadar nefessiz bırakır.

Darren Aronofsky’nin Siyah Kuğu’su annesi Erica ile beraber yaşayan balerin Nina Sayers’ın hikayesini anlatır; Kubrick’in Otomatik Portakal‘ı ise inanılmaz agresif aynı zamanda zeki çete lideri Alex DeLarge’yi bizlere tanıtır.

Siyah Kuğu’ya ilk bakışımızda Yunan mitolojisinden karakterler gözümüze çarpar: Klitemnestra, Elektra ve Trakhisli kadınlar. Bunlar bize ilk Freudyen ipuçlarını verir: kayıp bir baba, kızının karakterini küçültürken onun yetişkinliğini fantezilerle donatan fazla korumacı ve otoriter bir anne, kendine güvenmeyen, kırılgan bir çocuk. Müziği ritmi ve bütün bunlar arasındaki sinsi savaş Nina’nın Siyah Kuğu personasını besler. Aşağı yukarı, işler Alex DeLarge için de aynıdır.  

Nina ve Alex birbirlerinden çok farklı gözükseler de paylaştıkları birkaç şey vardır; içlerinde büyüyen kontrol ve tutku çatışması ve arzularını ve gerçek benliklerini yansıtmak için klasik müziği kullanmaları. Nina kendini Tchaikovsky’nin ellerine bırakırken, Alex ‘temizlik’ yaparken Beethoven’ı yanına alıyor. Her ikisi de dış dünyayla sanat yoluyla iletişim kuran –bilinçli veya bilinçsiz bir şekilde- kendi kendine zarar veren bir dürtüyü paylaşır.

Gerçekten de sanat, kendimizi ve ruhumuzu ifade etmemizi sağlayan bir yol, harika bir iletişim aracı olmuştur. İnsanı etrafındakilerden farklı kılan şey, doğaya ses vermesi, kendini anlatacak kelimeler yaratmasıdır. Bildirmek, tartışmak yani kısaca fikirlerimizi ve duygularımızı ifade etmek için kelimeler…

Dilbilimciler ve psikologlar ‘konuşma’ olmadan evrimden bahsedilemeyeceği konusunda hemfikir. Boğazımız kontrol edilmek, ağzımız ve dilimiz telaffuz edebilmek ve beynimizde kendimizi  istediğimiz herhangi bir insana anlatmamızı sağlayan ilk cümle dizimlerini yaratmak için gelişti.

3. Where the Wild Things Are (2009, Spike Jonze) & 4. The Science of Sleep (2006, Michel Gondry) & 5. Eternal Sunshine of The Spotless Mind (2004, Michel Gondry)

Sigmund Freud'un Teorileri ve Filmler

Çocukluğumuzdan beri rüyalarımızın deneyimlerimize dayanan fikirlerden oluştuğu ve karmaşık imgeler ve semboller içeren kolajlar olduğu öğretildi. Rüyalar salt fanteziydi. Bu alana ilk yaklaşımımız etrafımızdaki insanların ezbere söylediği “Rüyalar önemli ya da gerçek değildir.” söylemiyle kesildi. Zaman geçtikçe bu içinden çıkamadığımız rüyalarımızı hatıralarımızdan uzak tuttuk ve onları nelerin oluşturduğunun tanımını değiştirdik.

Gerçekten de zihnimizin bizimle en alışılmadık yollarla konuştuğu Morpheus bölgesinde, rüyalarımız bize kim olduğumuz ve gerçekte nasıl hissettiğimiz hakkında işaretler ve haritalar verir. Where The Wild Things Are, The Science of Sleep ve Eternal Sunshine of The Spotless Mind bize kafamızın bazı yerlerinde yatan bilinçdışı imgelerin keşfedilmeyi ve özgür bırakılmayı beklediğini gösteriyor. Bu üç filmdeki ana karakterler ( Eternal Sunshine’da Joel, Where the Wild Things Are’da Max ve The Science of Sleep’de Stephane) kendilerini gerçek olarak algılanan şeylerin hiçbir şekilde öneminin olmadığı gerçeküstü bir alemi keşfederken buluyorlar. Kahramanlarımız, hepsi farklı seviyelerde olacak şekilde,  zihinlerindeki gizli kalmış şeyleri keşfediyorlar. Karakterlerin içlerindeki meraklı çocuk filmin akışını sağlıyor.

Bir zamanlar unuttukları, çözülmemiş problemler tekrardan gün ve eski bir şarap gibi, ilk gün olduklarından daha kuvvetli bir şekilde yüzüne çıkıyor. Öğrendiğimiz – veya ihtiyaç duyduğumuz – unutma süreci yetişkinlik çağı ile beraber gelir (Joel) ancak yetişkinken de rüyalarımız beslemek ve onları gerçeğe dönüştürmek için kandırılabilir ve baştan çıkarılabiliriz (Stephane).

Belki de içimizdeki çocuk unutmak ve hayal etmek arasındaki dengeyi kurmayı öğrenmeli ki biz de hayatın bize getirdikleriyle başa çıkabilelim (Max). Andy Warhol herkesin bir fantezisinin olması gerektiğini söylemiştir ve bu konuda haklı da. Hayatla başı çıkmak için, beynimiz bir şekilde içinde bulunan bütün mevzulardan, satır aralarından, bizden gizlenenlerden arınması gerekir.

Bu bağlamda kişiler arası iletişim kavramı, kişiliklerimizin karanlık koridorlarına ışık tutarak psikologların insanın fikirlerini ve davranışlarını anlamasını sağlar.

Freud için en büyük bulmacalar iki mitolojik karakterdi. Biri çocukken kanatlı ve haylaz Cupid ve yetişkinken kelebek kanatlı yakışıklı Eros, Afrodit’in oğlu. Diğeri ise ‘hassas bir dokunuşla cömert bir ölüm’ olarak tanımlanan Thanatos, orijinal ölüm meleği.

6. Persona (1966, Ingmar Bergman)

Sigmund Freud'un Teorileri - Ingmar Bergman Filmleri
Ingmar Bergman’ın Persona’sı – Elisabeth Vogler ve Alma

Ingmar Bergman’nın Persona’sı bize Elisabeth Vogler’in utanç verici bir kaza sonrası sessiz kalma ve hiç kimseyle hiçbir zaman hiçbir şekilde konuşmama kararı alan bir Prima Donna aktristin benzersiz bakış açısını sunar. Fakat Vogler’in iletişim ihtiyacı bir şekilde kendi yolunu bulur. Bu kendini hemşire Alma’nın gelişiyle gösterir – ironik bir biçimde Alma İspanyolca ruh demektir-. Elizabeth Vogler bir sempati işareti, daha da önemlisi iletişim için bir kanal bulmuştur.

Persona’da birey ve şahsiyet kavramları bölünmüştür; Vogler bakılmaya muhtaçken, Alma da aslında Vogler’e ne kadar ihtiyaç duyduğunu fark eder. Sembiyotik ve hatta parazitli bu ilişki gelişirken, sessiz vücut ve konuşan ruhta bir aydınlanmaya neden olur: gerçekte oldukları kişi, olduklarını düşündükleri kişi mi?

Bergman, Elisabeth ve hemşire Alma’nın ruhunu ihtiyaç ve gereklilik arasındaki ince çizgiyi göstermek için kullanır; sessizliğe ihtiyaç ve konuşma gereksinimi, yalnızlık ihtiyacı ve refakatçi gereksinimi. Bu anlaşılmanın temel gerekliliği ile yüzleşmeyi anlama ihtiyacı olarak yorumlanabilir.

Bebekken, mesajlarımızı anlamak ve çevirmek için bir yetişkin bireye ihtiyaç duyduğumuzu hatırlıyor musunuz? Bazen yetişkinler bebekleri doğru bir şekilde anlar fakat bazen de bir yetişkin ağlayan bir bebeği ne kadar susturmaya çalışırsa çalışsın bunu başaramaz.

Sürekli değişen ve gelişen bireyler olarak unutmaya ihtiyacımız olduğu kadar hatırlamaya da ihtiyacımız var. Diyelim ki bir yetişkinle nasıl konuşacağımızı öğrendik. Fakat zaman geçtikçe yetişkin olabilmemiz adına konuşmayı unutmaya ve yeniden tanımlamaya ihtiyacımız var; anılar ve semboller kişiliğimizi ve rüyalarımızı şekillendirmede önemli bir rol üstlenir. Bunların gizli içeriği yetişkin halimizle başa çıkmanın yoludur.

The Paradise Triology (2012 & 2013, Uldrich Seidl)

Sigmund Freud'un Teorileri - Ulrich Seidl - Paradise
Ulrich Seidl – Paradise

Bu üçleme listedeki en basit fakat en güzel film. Uldrich Seidl In Paradise: Love, Faith and Hope üçlemesinde üç farklı kadını aşk hayatlarına, inanışlarına ve çocuksu hayallerine değinerek ele alıyor.

Şimdiye kadar bahsettiğimiz diğer yönetmenler gibi, Seidl işlerinde hemen fark edilebileceği gibi insan doğasına ve davranışına bir hayranlık duyuyor. Freudyen bakış açısı göz önünde bulundurulduğunda The Paradise Trilogy bu listenin en üst noktasında çünkü her film bu üç kadının erotik hayatlarını açığa çıkarmaya çalışıyor.

Her bir kadının sadece kendilerinin bildiği ve geçmişten kalma çözülmemiş problemler olarak tanımlayabileceğimiz içsel sıkıntıları var. Paradise: Love’da birçok farklı konu ele alınmış: sınıf çatışması ve ırksal önyargıdan romantik beklentilere kadar. Paradise: Faith’te –ki bu aralarındaki en çarpıcı olandır- izleyici ideallerin ve inanışların bazen mutluluğa giden yolda engeller oluşturduğuna şahit oluyor.

Paradise: Hope ilgi ihtiyacını ve öz imgesinin bizi nasıl şekillendirdiğini gözler önüne seriyor. Bu hikayeleri birbirine bağlayan güç benzer ilişkilerin yanı sıra, Eros; içimizdeki hedonist güç. Arzulama ve arzulanma isteği.

Yani bu tanım gereği ne istediğimiz ve neye ihtiyaç duyduğumuzu gösteren bir ayna. Bastırılmış tutkularla her karakterin mutluluk olarak algıladığı şey arasındaki çatışma filmi izlerken oluşabilecek yanlış anlaşılmaları yok ediyor. Fakat, Roland Barthes’in mükemmel bir şekilde tanımladığı sevilen obje (veya özne) yeniden nihai hakikatle yüzyüze geliyor.

8. Repulsion (1965, Roman Polanski) & 9. Shame (2011, Steve McQueen) &  10. We Need to Talk About Kevin (2011, Lynne Ramsay)

Michael Fassbender’ın Shame’den bir sahnesi

Listemizin sonuna gelirken, kelebek kanatlı adam Thanatos’un –ölüm dürtüsünün- emsali üç filmi ele alacağız. Bakış açısını ve bağlamı kaybetmeden bu gizli içerik listesi her insanda varolan ve tutarlı bir güç ile bitireceğiz. Hayal etmesi biraz zor olabilir çünkü ölümden veya intihardan bahsetmiyoruz. Aslında Thanatos aşka veya birine bağlanma ihtiyacımıza zıt düşen bütün dürtülerdir.

Doğal olarak aşka zıt dediğimizde akıllara ilk gelen şey nefret, fakat bundan daha büyük bir resim var. Bu üç film de Thanatos’un bir parçasını barındırıyor ve nasıl olduğunu ve nasıl aksiyona dönüştüğünü – kaçınılmaz olarak beraberinde nasıl bir reaksiyon getirdiğini ele alıyor.

Hepimizin içinde olan bu güçler bize hayatımız boyunca yol gösteren güçler: yanaklarımızı kızartan Eros ve karnımızdaki kelebekleri öldüren Thanatos. Nihayetinde bunlar bizi dönüştürüyor ve evet bazen Eros’un elementi olarak görülen şeyler – Shame ve Repulsion’daki cinsellik ve We Need to Talk About Kevin’ddki annelik – yolun sonunda tamamen Thanatos’a dönüşebilir.

Her filmin hikayesinde beklenenin tersine, pek de sağlıklı ve pozitif olmayan bir cinsellik var. Her karakterin tutkularıyla giriştikleri içsel bir savaşları var ve bu akranlarıyla olan ilişkilerine yansıyor. Repulsion izleyiciye sevilen objelerden ‘iğrenen’ bir kadını anlatıyor.  

Shame; korkunç boşluk hissini hiçbir şeyin ve kimsenin kapatamayacağını bilen erkek kahraman üstünden ölçüsüz cinsel spektrum tarafından yönlendirilen bir erkek ruhsallığını ele alıyor. Diğer bir yandan We Need to Talk About Kevin’de ilk başlarda anne olmak istemeyen bir kadının ve onun, genç yaşlarında arzulanmama durumuyla karşılaşan oğlunun hikayesini anlatıyor.

Aklımız anlama yeteneğimize göre farklı algılama seviyelerine sahip. Gördüğümüz tek şey görmek istediğimizdir, bazen uyanıkken aydınlanmış hissederiz, bazen aradığımız cevaplara rüyalarımızda ulaşırız. Her şey aslında bizim nasıl hissettiğimiz ve ne kadar vermeye istekli olduğumuzla alakalı.

Beynimiz cevabı olmayan sorular sormaz çünkü anlamayı ve algılamayı isteyen bir şekilde evrildik. Algımızın dışında olanın var olduğunu söyleyemeyiz.

Bilinçdışının bilgiyi işlemesi büyük bir misyon. Film sanatının amacı da vücutsuza vücut vermek olmalı. Film yapımcıları izleyicinin gözlerini açmanın ve içindeki özü çıkarmanın bir yolunu bulmalıdır.

Ne de olsa beyaz perde fantezilerimizi ve hayallerimizi beslemek ve sanatçıların gerçek olarak algıladıkları şeyleri ifade edebilmeleri için yaratıldı. Tanrısal bir ışık aracılığıyla tüm hayal gücümüzün fiziksel bir düzleme geldiği yedinci sanat, dünyanın hayal edebilmesi ve hatırlayabilmesi için yansıtıldı.

Kaynak: Taste of Cinema

Facebook Yorumları

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.